ürkek ve yabanıl erkeğin bedeni sevgiyle okşanmış bedeni sevgisizlikle parçalanmış bedeni kadının teninde koşturan elleri ellerinde sevgilinin bedeni sonra soğuk, deli soğuk bir gece çağın dışına itilmiş bir mağaraya sığınan beden soyundukça...
"bu anılar öldürecek beni heyhat, yaşarken unutabilir miyim?" Yukovski senin kıyılarına karlı bir günde geldik sen sessizlik içindeydin çayları söyledik ve sobanın başına kurulduk bir kahvede zamanın ağır aktığı bir...
sen çekilmemiş olsaydın o kıyıya bağlanmasaydın denizci düğümüyle ben seni çözebilseydim deniz ve rüzgar bizi çağırırken fenerin ucundaki eflatun adam yani ben yani sen gidebilseydik başka bir geceye taşınsaydık seslerimiz sessizliğimizde bilenmişken söyleyebilseydik gerçeği ben...
rubil, geceyi sen dolduruyorsun gündüzleri yokluğa karışıyorsun biz geceleri şarabı sigaraya karıştırıp sokaklara iniyoruz... geceleri köpeklerin ve yalnızların adımları öyle karışır ki birbirine kim aslında yalnızlığında ulur bilemezsin seninle biz ne geceler gördük...
bağışla beni, öyle sefilim ki sana karşı; o komidinin üstünde duran, küçücük şişeyi çaldım... işte böyle balım, seni yitirdim ama kokunu çaldım... hafızamın bana oynadığı bütün oyunların kaynağı o şişenin...
kapısında cehennemin soruyorum kendime ben buraya nasıl geldim.... güneşli bir sabah uyandım herşey uyanmıştı ve kızımın gülüşü uyanmıştı saçlarında güneş sarısı gözlerinde yaşamın kıvılcımı vardı. eşyalar odalarda boylu boyunca duruyordu. uygarlığımızın, günlük hayatımızın,...
eylülden bir gece sonbaharın kapısında duruyorum. ne yapraklar döküküyor sere serpe ne kuşlar güneye göç ediyor sadece eylülün insanı saran uğultusu var... biraz ölüm biraz hüzün.... biraz geceler, biraz sabahlar...
adamı darmadağın eden öfke ile geceyi seke seke sokaklara dağıtıyorum... kasıklarımda durup durmakta olan erkekliğin ölümünü küfürlere ekleyerek soysuz bir yanlızlığı sana adıyorum... sen uğursuz bir yokluksun...